Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber, develer tellal iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken vilayet-i taşradan çıkıp vaktiyle payitahtı görmüş, çokça işret meclislerinde bulunmuş, yollarda kervanları dolandırmış, kervansaraylarda hancıları kandırmış, yemiş içmiş, yedi elde dilden dile düşmüş şark kurnazının biri hakkında idam kararı çıkarılınca çıktığı deliğe geri dönmek arzusunda bulunmuş. Hâl böyle olunca ve dahi yaşadığı şaşalı hayat kendine tatlı gelince bunu devam ettirmek istemiş.

Düşünmüş, taşınmış, kaşınmış, çok yollar aşınmış.  Kendi kendine şöyle demiş: Bizim köyden çıkıp padişah gören var m’ola? Yoktur elbet. O hâlde ol haşmetli padişah gibi giyinsem, ol kıymetli sultan gibi süslensem, ol ulu kimse gibi yürüsem ve öyle dönsem herkes beni hükümdar zanneder, demiş ve yanına da miskinler tekkesinden birkaç şakşakçı alarak yola revan olmuş. Kendisine, hükümdar olması hasebiyle atı; yancılarına da eşeği layık görmüş ve köyüne öylece girmiş. Köyün içinde bir tur atıp geldiği yancıları tarafından avaz avaz cümle âleme “Anadolu’nun hükümdarı geldiii!” diye haber edilince başta köyün etfali olmak üzere herkes peşine takılmış. Meydana gelince atından inen sözüm ona hükümdar ki artık ona dört yan dar, yüksekçe bir taşın üzerine çıkarak ahaliye hitap etmeye başlamış: Ben kiii  şarkın, ben kiii garbın, ben kiii şimalin ve dahi cenubun; ben kiii karın yağdığı en yüce dağın, ben kiii en derinden akan manbaın hükümdarıyım.

Payitahtta gördüğü hükümdara öykünerek yaptığı konuşma ahali üzerinde tesir etmiş olacak ki herkes ellerini önüne bağlayıp saygıyla başlarını eğmişler. Ulaklar da tez elden birkaç köye hükümdarın kendi köylerine yerleştiğini ve artık baş köyün kendilerinin olduğunu bildirmişler. Uzunca bir süre güzelce bir çiftlikte gününü gün etmiş, vergiler önüne gelmiş, sofralar önüne kurulmuş, şarkılar söylenmiş, üzümler dövülmüş, kızlar övülmüş, halaylar dönülmüş, ölüler gömülmüş… Şark kurnazı bir vakit köy ağalığı yaparak hükümdarım diye geçinmiş. Taa ki memleketin gerçek hükümdarı bir sefer için oradan geçip rüzgârıyla tozu dumana katana kadar. Çok sürmemiş, şapka düşmüş, kel görünmüş, gerçek hükümdar kim cümle âlem anlamış.

“Mustafa Er Meydanında”

Kağıdı kalemi elime alınca yazmam gereken esas yazının maç hakkında olduğunu unutup masallar anlatmışım. Olsun, ondan da çıkarılacak bir hisse vardır. Gelelim esas konumuza.

Herkes ona ateşten gömleği giydi, yakıştırmasını yaptı. Fakat bu gömlek nedense onu yakmadı. Ateş acaba neyi yakmaz? Mustafa Er, meydanda, Mustafa, er meydanında. Takıma onun eli değdi değeli sanki bir kabuk değişimi yaşandı. Bugün sahada, rakibi karşısında uyanık, önde adam adama baskı yapan, top rakibe geçer geçmez çok iyi konumlanan ve en önemlisi izlemekten keyif aldığımız bir Bursaspor vardı. Teşekkürler Mustafa Er.

Maçın ikinci yarısında oyun birçok defa durdu, hem takımımızda hem rakipte sakatlıklar yaşandı, bazı anlarda sağlık ekibi sedyeyle saha içine kadar girip oyuncuları tedavi etti, bazen saha içinde tartışmalar yaşandı, evet işte bu yüzden hakemin Bursaspor ile rakibi arasındaki 7 puan farkının resmileşmesini sağlayan son düdüğü doğru bir karardı.