Varoluşçuluk deyince ilk akla gelen yazarlardandır Samuel Beckett.  Birçok kişinin aklında ‘’Godot’u Beklerken’’ isimli oyunla yer etmiştir. Oyunu izlerken sıkılmadan, üşenmeden Godot’un gelmesini beklersiniz fakat kimse gelmez. Sonuçsuz bir bekleme eylemidir bu, gelmeyeceğini bildiğiniz halde beklersiniz, bir ümitle gelmesini dilersiniz, ama o hiç gelmez. Siz yine de beklersiniz.

Tanıdık geldi mi bilmem, yaz dönemi boyunca birilerinin gelmesini bekledik Bursaspor’a,  – gelir mi             – gelecek mi, -geldi mi derken bir şekilde gelmedi beklediğimiz.  Yine de bekliyoruz, bir ümitle…

Beşiktaş maçına da bu düşünceler içerisinde –gelmeyenlerin stresi ve yıpranmışlığıyla çıktık.

Hayat bir olguya ne kadar anlam yüklediğiniz ile doğrudan ilgili şüphesiz. Şehir olarak bu maça yüklediğimiz misyon da ortadayken haliyle daha da değerli hale geliyor  –beklenen…

Tüm bu karmaşanın içerisinde başlayan maçta geçmişin izlerini nispeten silen, futbolun içerisinde kalmaya çalışan bir Bursaspor vardı sahada. Geriye düştü, beraberliği yakaladı, mücadelenin içerisinde kaldı. Bunları yaptığı zaman aralığı ise ilk 45 dakikalık dilimdi. Tıpkı Alanyaspor maçında olduğu gibi 2. Yarıya daha kötü başladı Bursaspor, topu rakibe veren, oynamasına müsaade eden bir yapı içerisine büründü ve herkesin öngördüğü golü yiyerek mağlup oldu takımımız.

Eleştirilmesi gereken temel noktalardan biri 2-1 geriye düşülen oyun sonrasında gerekli reaksiyon ve tepkinin takım içerisinden gelmemesiydi. Şerefli mağlubiyet hanesine yazdırılmak istenmiş olunacak ki skora razı bir yapı içerisine girildi, bu durum biraz can sıkıcıydı açıkçası. Bir diğer eleştiri de takım boyu noktasında, takım kurulurken atlanmış olacak ki duran toplarda savunmada oldukça kısa kalıyoruz, iki kornerde vurdurulan kafa topları ve devamında ikinci kez dokunma hakkı vermemiz bize iki gol yedirdi.

Bireysel değerlendirme yapacaksak da Barış ve Titi ön plana çıkan isimlerdi diyebiliriz. Barış’ı Gaziantep’te dikkatli izleyen gözler için çok şaşırtıcı olmasa gerek bu performansı, kondisyon sorununu hallettiğinde bu lig için gerekli özellikleri taşıyan bir bek olduğu söylenebilir. Titi olayının ise çarşıya gittim Bassong eve geldim Titi olduğunu bilmek bu transferi daha da ayrıcalıklı kılıyor. Scout’a selam, Bassong’a çomak sokanlarla yola devam demek lazım…

Agu-Badu ikilisinin takıma monte edilmesine oldukça sevinmiştik zira bu ikilinin varlığı  Pablo’nun savunmadaki yükünü azaltacak,  Pablo’yu en çok koşan oyuncu olmak yerine doğru noktada topla buluşan sihirli ayaklara çevirecekti. Ancak bu maçta Agu-Badu’nun durağan oyunu Pablo’yu da geriye gelmeye itti ve hücumsal anlamda bizi eksik bıraktı. Zira Pablo’suz hücum hattı balkonsuz eve dahi benzemiyor…

Günün kötüsü ise Aziz Behich’di. Büyük oranda hırsı ve mücadelesiyle var olan Aziz, son haftalarda bundan yoksun olduğu gibi, top ayağına geldiğinde nabzı yükselen, heyecandan panik atak geçiren, koşarken topu unutan acemi bir oyuncu davranışı sergiliyor, kendisini toparlar umarım.

Geçen sene öyle utanç verici yenilgiler aldık ki, öyle kendimize yediremedik ki, bu sene aldığımız Başakşehir ve Beşiktaş maçları daha tahammülkar yenilgilere, daha kabul edilebilir sonuçlara dönüşüyor iç dünyamızda.

Bir Beckett sözü ile bitirelim yazımızı; ‘’Hep denedin, hep yenildin, olsun. Yine dene, yine yenil, daha güzel yenil, daha iyi yenil.’’

Yeter ki yüzümüzü yere eğdirme.

Kazanmayı öğrendiğinde ise asla unutma…