Adım Tebriz otuz iki yaşındayım intihar olgusuna meyilim olduğunu tam olarak kabul edemem ama ona karşı inanılmaz bir saplantım var. Ne zaman başladığını henüz saptamış değilim, bulmak için her kötü şeyin kaynağı olan çocukluk bilinçaltımı kurcalamam gerek.

Yaşımı hatırlamıyorum 11 ya da 12 olmalı. Okumayı çok seviyordum. Babam talaş yaktığımız sobayı tutuşturmak için işyerinin orada çay ocağında kenara atılmış eski gazeteleri eve getiriyordu. Gazeteler benim okuma süzgeçimden geçtikten sonra yanmaya hazır duruma geliyordu. Bir gelenek haline gelmişti artık annem bana sorardı yakmadan önce “bunları okudun mu?” diye. Okumaya yetişemeden yanan gazeteleri hep bir kayıp olarak görüp üzülüyordum. Hatta severek okuduğum haberler ve makalelerin olduğu gazeteler yanınca hisleniyordum. Okumak tutkuydu, okumaya açtım. Sürekli Jules Verne okuyamadığım için bu açlığımı gazetelerle geçiştiriyordum. Özgürlüğüm kısıtlı değildi ama küçüktüm gazete haberleri benim küçük dünyamı genişletiyordu. Sıcak savaşın ardından çizilen Saddam ile Bush karikatürlerinin göndermelerini, Süleyman Demirel’in Turgut Özal’ın yerini tutmadığını kavrayabiliyordum. Bir gün sürmanşette liseli bir kızın 10. kattan atlayıp öldüğü yazıyordu. Detaylarını okudum. Kız bir kolejde okuyordu ailesi varlıklıydı. Daha önce de intihar haberlerine rast geliyordum çaresizlik ve fakirlik temalı olduğu için onlar ilgimi çekmiyordu. İlk defa intiharın bir tercih olduğunu fark ettim. O kız bir türlü çıkmıyordu aklımdan. Sürekli onu düşünüyordum. Hikayesi her gün kafamda başka şekilde kurgulanıyordu. Aileden baskı yok, maddi ihtiyaç yok, yaşanmışlığı yok, o güne kadar gördüğüm intihar haberlerinin hiçbiri bununla uyumlu değildi. Artık gazetelerde ikinci ve son sayfadaki mayolu manken veya aktrist resimlerinden sonra ilk olarak intihar haberi araştırıyordum. Okuma tutkum kategorileşmişti. İntihara dair bir haber bulamazsam o gazete benim için zaman kaybına dönüşüyordu. Yanması umrumda olmuyordu. Kitap kaldırma kuvvetim arttıkça gazete okuma tutkum aynı oranda azaldı. Sadece göz atarken denk geldiğim haberlerde intihar eden insanların o tarifsiz kudretleriyle heyecanlanıyordum. Şu an ki hayat düsturum olan empatiyi orada kazanmaya başladım. Yaşamına son veren insanların yerine düşlerimde anlıkta olsa geçmek, beni her şeyden çok çekiyordu. Bu irademin dışında işlemeye başladı. İnsanlar kendi iradelerine ne kadar güvenirse güvensin, bağımlı olduğu şeyin tutkusu canlı bir organizma gibi cezbedebiliyor insanı. Bağımlıların algoritmasını da anlamaya başlamıştım.

Özendiğim intiharlar dışında yadırgadıklarım da oluyordu. Bir keresinde bir anne Porsuk çayına önce biri altı aylık diğeri 5 yaşında olan iki çocuğunu atıp sonrada kendi atlamıştı. Çocuklarına bakamadığı için kendini öldüren adamlardan daha çok koymuştu bu olay bana. Kendi ölümünü tercih edebilirsin ama yanında daha kendi salahiyetini kazanamamış çocukları götürmek korkunç bir şey. Yaşam sonlandırma kudretini o çocukların istemi dışında kullanmak cinayetti. O çocuklar ölmeseydi çok başarılı bir yaşama sahip olabilirlerdi. Bir de haberlerin bir kısmına iliştieilen intihar notlarını okumak içlerindeki gizemi görmek, alt metinleri çözmek, onları anlamlandırmak gibi bir hobim oluşmuştu. Hiç unutmadığım bir not var evlilik hazırlığında ki bir avukat kız boğaziçinden atlamadan önce arabasında “yavaş yavaş delirdim, kimse farketmedi” notunu bırakmıştı. Aradan onlarca yıl geçmesine rağmen hiç bir kitapta veya gerçek hayatta böylesi dolu bir cümleye rast gelmemiştim. En büyük hayalim ise ben giderken arkamda bu kadar etkili bir şey bırakabilmek oldu.

Ergenlik çağına girince kendi vücudumu tanımalar, çevreye uyum sağlama çabaları derken bilinçaltımda gömülmüştü intihar konusu. Lise başlamıştı her günüm doluydu ve o kadar çok derdim sıkıntım vardı ki intihara olan tutkum hiç aklımdan geçmiyordu. 2. sınıfın sonunda bana değer verdiğini hatta sevdiğini söyleyen ilk insanı, ilk kız arkadaşımın bileklerini kesmesiyle geri dönüşü olmayacak şekilde hortladı intihar konusu. Bu sefer farklı yönden bakıyordum uzaktan izleyen değil ölen kişinin ardında kalan kişiydim. Daha önce hiç tadına bakmadığım bambaşka bir düzlemdi bu. Duygusal yıpranma evresini atlatmam uzun sürdü. (hala tam olarak atlattığım söylenemez) Saplantım çok büyük boyutlara ulaşmıştı. Sevdiğim kızın yok olup gitmesi konuyu enine boyuna düşünmemi sağlamıştı. Üzerinden onca yıl geçmesine rağmen hala ruhumdaki ve bileğimdeki izler duruyor. Doğru dürüst yaşama adapte olmama engel oluyor. Çocukluktan beri saplantılı olduğum intihar hususunda tecrübe de kazanınca kendimi iyice kompedan hissediyordum.

İntihar tek kişilik bir ölüm değilmiş. Giden kişi ile birlikte sevgi yörüngesinde kim varsa onların da bir parçası ölüyormuş. Henüz lise çağlarımda geride kalıp acı çektikten sonra kendi ölümümü düşünmeye başladım. Arkamda kimseyi benim gibi bırakmamak için ilk önce bana değer verenleri etrafımdan soyutlayıp ve yörüngelerine girmemeyi başarmam gerekiyordu. Bunu kısmen başardım. Kimsenin geleceğinde bir yer edinmedim, uzun süreli planlarından hep kaçtım. Buna rağmen çevremde kalıp bana değer veren insanlar için gerçekten çok üzgünüm.

Adım Bedri 32 yaşındayım, hala yaşıyorum ecelimle ölmeyeceğimi biliyorum. Her gün bir telkari ustası edasıyla intiharımı planlıyorum süslüyorum. Yaşayarak kaybettiğim zaman, ölümümün daha da güzelleşmesini sağlıyor.