Ligde 13. haftayı da geride bıraktık. Ne oynadığımızı doğru dürüst anlayamadan 3 puan aldığımız maçlardan birisi oldu Ç.Rizespor maçı. Harun yine tuttu, bu kez Deniz vurdu ve 3 hafta aradan sonra yeniden galibiyetle tanıştık. Böylece, bir yandan zirve eteklerindeki takibimizi sürdürürken, diğer yandan da İnönü deplasmanı öncesinde moral ve kredi kazandık.

Futbol adına çok enteresan bir sezon yaşıyoruz. Sezon başından beri iyi oynadığımız maç sayısı, bir elin parmakları kadar bile değil. Ancak geride bırakılan 13 hafta sonunda, kazanılmış tam 7 maç var. Takım 24 puanda ve maç başına 1.85’e yakın bir puan ortalaması tutturmuş durumda. Saha içinde gördüğümüz oyundan ve kadronun doğal kalitesinden asla ummayacağımız bir puan performansına tanık oluyoruz hep birlikte.

Normal şartlarda, puantajdaki bu durumun ve takımın kazanma alışkanlığının camiayı geleceğe dair umuda sevk etmeyebilir. Ancak sezonu enteresan kılan bir diğer nokta da alınan sonuçlara rağmen bir çoğumuzda geleceğe dair çok da bir beklenti oluşmadı, oluşmuyor. Ki şahsen ben de ileriye doğru çok aydınlık bakamayanlar arasındayım açıkçası.

Bu karamsarlığın temel sebebi ise, takımın oyun anlayışı kuşkusuz. Gerek tribünlerdeki  gerekse ekran başından maçı takip edenlerin, sezon başından beri istisnasız her rakip atağında yüreğinin ağzına gelmesi, top bizdeyken “ne zaman gol atarız” beklentisi yerine “şimdi bir saçmalık yapıp gol yiyeceğiz” endişesinin hakim olması, adrenalini de pek de istemediğimiz yönde had safhaya çıkarıyor.

Ama dedik ya.. Enteresan. Hatta bir adım da ötesi, garip..

Bir şekilde sonuca ulaşıyoruz. Futbolun, zaman zaman “çelişkiler oyunu” olabileceği realitesini, bu sezon iliklerimize kadar yaşıyoruz.  Ancak camia olarak bu durumdan çok da memnun olduğumuz söylenemez.

Haftalar önce yazdığım bir yazıda, takımın kimyasının mücadele ve sonuç odaklı olduğunu söylemiş ve bunu kabullenerek ligi okumaya çalışmanın daha doğru olabileceğinden bahsetmiştim. Ama  görünen o ki, bu anlayış Hamza hoca ile camia arasında bir doku uyuşmazlığını da beraberinde getiriyor. Takım skor alırken bu uyuşmazlık halı altına süpürülüyor, ancak sonucun gelmediği haftalarda, eleştiri okları olması gerekenden çok daha sivri olarak yöneltiliyor muhatabına. Söylemler ve tepkiler daha da keskinleşebiliyor. Hatta zaman zaman maç içerisinde bile bir takım protestolar ortaya çıkabiliyor; ki son örneğini Ç.Rize maçının ilk yarı sonunda gördük. Saha içindeki performanstan memnun olmayan taraftar, takımı soyunma odasına ıslıkla gönderebiliyor.

Taraftar, takımın ortaya koyduğu ürünün gerçek alıcısıysa, tepki göstermesini, kırıp dökmeden memnuniyetsizliğini göstermesi  doğal bir tepki olarak görülmeli aslında. Ancak günümüzde bu tepki, iki ucu keskin bıçak gibi. Dozaj iyi ayarlanmaz, mesaj da muhatap tarafından doğru algılanmazsa, derin yaralar açma potansiyeli yüksek.

Yazının başından beri vurgulamaya çalıştığım gibi, enteresan bir süreç yaşıyoruz. Öyle bir süreç  ki, takım oyun anlayışı olarak biraz silkelenip kendine gelir ,saha sonuçları ve üst düzey mücadelesini  tribünü tatmin edecek bir futbol kalitesiyle birleştirebilirse yakalanacak ivme bizi çok farklı yerlere götürebilir. Bütün mesele bu kırılmayı sağlamakta.

Onu sağlamak da , teknik kadro ve yaklaşan transfer sezonuyla birlikte yönetimin işi. Herşey, yapılacak birkaç ustaca dokunuşa bağlı. O dokunuşlar, geçiş sürecini kazanıma dönüştürebilir çünkü.

Peki o dokunuşlar gelecek mi?

Göreceğiz…