Ne zaman Bursa’da lodos çıksa hep, aklıma ellerimizin arasından uçup gidip de rüzgâra teslim olan pankart geliyor…

16 Mayıs 2010.

Hiçbir Bursasporlu hayatı boyunca unutamayacaktır bu günü. Nasıl unutsun ki; hayaldi, cefaydı, yitip gidenlerin mirasıydı o şampiyonluk. Müdafaaydı, inançtı, mücadele, duruş ve direnişti, kenetlenmenin ürünüydü. O ana tanıklık edebilen herkes gecenin sonunda tarifi imkansız anılarla ayrılmıştı Atatürk Stadı’ndan. Belki birçoğumuz Erdal Mutluer’in Kemal Amca’ya dediği gibi ‘Valla ilk defa şampiyon oldum baba ne yapılacağını bilmiyorum’ diye düşündük. Her şey bitti. Amacımıza ulaştık, misyonumuzu tamamladık zannettik. Dile kolay; birçok tezahürat miladını dolduracak, revizyona uğramak zorunda kalacaktı. Yıllarca acılarla, özlemle, hasretle yoğrulan hislerden söze düşen besteler artık, başarıyı bir kez de olsa tatmış ağızlarda farklı şekilde yankılanacaktı. Ancak daima umut olmalıydı Bursaspor…

16 Mayıs 2010; bana ve o pankartın ucundan tutabilen birkaç kişiye ise farklı anılar hatırlatıyor, eminim. Nasıl hatırlatmasın. Onca emek, hayallerimiz elimizden kayıp gitti. Kolay değildi ‘dünyanın ilk ışıklı pankartı’ hedefiyle yola çıkmak. Farklı bir şey olsun, bugüne kadar yapılmayan bir şeyi yapalım istemiştik. Önce beyinlerde, ardından bilgisayarda şekil bulan düşünceler, büyük uğraşlar sonucu kumaşa yansımış, geriye teknik problemleri çözmek kalmıştı. Evet, şampiyonluk hepimizin en büyük hayallerinden biriydi ancak bizi asıl heyecanlandıran; renklerine aşık olduğumuz takımımızın Avrupa’da, devlerin arasında mücadele edecek olmasıydı.

Bursaspor ağabeydi; Anadolu’nun neferi, İstanbul’un belalısıydı. Belki o gün şampiyon olamayacaktık ancak iyi bir örnek, yol gösterici olmak zorundaydık. Bu düşünceyle yola çıkmıştık. Maraton Tribünü’nde devasal bir ışıklı şova imza atacaktık. Her şey planladığımız gibi gitmiş, 15 Mayıs gecesi geç saatlere kadar süren çalışmalar sonucunda pankart üstündeki ışıklandırma aksamlarını da yerleştirebilmiştik. Ancak son prova maç sabahına kalmıştı. Herkes bitap haldeydi artık. Gece gelen ve oldukça kalabalık olan ekip ile sözleşilmiş, sabah belirlenen saatte yine statta buluşulması kararlaştırılmıştı. Boyutu ve üzerine yerleştirilen elektronik parçalar nedeniyle oldukça ağır hale gelmişti pankart. Halat başına kişi sayısı 2’ye çıkmıştı neredeyse. Ancak sabah, sayıca oldukça azdık ve yeterli sayıya bir türlü ulaşamıyorduk. Provanın da alınması, ışıkların test edilmesi şarttı. Daha fazla bekleyecek zamanımız kalmamıştı. Denge noktalarına göre adam paylaşımı yapılmış, halatlar başarıyla çekilmişti. Tam elektrik düzeni çalıştırılacakken, o meşhur Bursa lodosunun eseceği tuttu. Sayıca yeterli değildik. Artık dayanılmaz bir boyut almıştı ellerdeki yük. Haliyle yenik düştük rüzgara, kaptırdık hayallerimizi. O devasal pankart, çatıya takılmış bez parçasına dönüşmüş, elektrik aksam birbirine girmiş, ışıklar yerinden fırlamıştı. Kurtarılacak yanı kalmamıştı. Yüzümüzden düşen bin parçaydı ve 8 saat sonra tarihi maç vardı. Umurumuzda mıydı o an şampiyonluk, pankart gitmişti. O kupayı alsak da almasak da “GÖZÜN AYDIN ANADOLUM DARISI BAŞINIZA” diyerek gidecektik Şampiyonların Ligi’ne. Ankaragüçlü’süne, Esesli’sine, Göztepeli’sine selam edecektik…

Nasip değilmiş dedik. Kültürpark’ta otururken, pankartın ortaya çıkmasında büyük pay sahibi olan ağabeylerimizden biriyle rastlaştık. ‘Üzülmeyin çocuklar vardır her işte bir hayır. Belli mi olur; pankart gitti belki şampiyonluk gelir’ demişti. Evet Mustafa ağabey şampiyonluk geldi ancak böyle gelseydi daha şık olmaz mıydı? Sağlık olsun ne diyelim.

Zarar gören elektronik parçaların yeniden temini ve tekrar ışıklı şekilde açılması maddi açıdan o dönem mümkün değildi. Ancak üzerindeki yırtıklar tamir edilmiş, en azından görünüm düzeltilmişti. Her ne kadar pankart, 7 Ağustos 2010 tarihinde İstanbul’da Trabzonspor ile oynadığımız Süper Kupa finalinde Olimpiyat Stadı tribünlerinde dalgalanıp, istediğimiz mesajı bir nebze de olsa verse de sonuçta bizim için büyüsü kaçmıştı bir kere…

 

sags