Sana bu yazıyı yazmaya yüzüm yok aslında. Şu an başına gelenlerin sebeplerinden birisi de benim belki de. 4 yaşında, babamla rahmetli dedemin ellerinden tutarak kapından içeri adım attığım, kapalı tribündeki koltuklar arasına kırma sandalye kurarak oturduğum, hayatımın belki de ilk heyecanını, tutkusunu ve illa ki tek aşkını yaşadığım sana, endüstriyel futbolun çarkları arasında ezilerek sırtını dönen ben, bu yazıyı yazarken kendimden utanıyorum.

Nasıl utanmayayım ki kendimden?

Çok değil, bundan 10 sene öncesiydi. Birileri çıktı, senden vazgeçmemizi istedi bizden. Karşılığında da bize yepyeni bir ev ve hatırı sayılır bir para vaad etti. Seni yok edip bizi Buttim’e taşıyacaklardı.

O günlerde ayrıştık biz. Bir kısmımız “Olmaz öyle şey. Bizi kimse evimizden, yurdumuzdan atamaz. Kendimizden vazgeçmemizi kimse isteyemez” derken, bir bölümümüz de ”yeni”nin ve kulüp kasasına gireceği vaad edilen milyonların etkisiyle savrulduk. Senden vazgeçmeyenlere dudak büktük, hatta çoğumuz ciddiye bile almadık o insanları. Duygusallıkla, romantiklikle yaftaladık onları.

İşte ben, o 2. grubun içerisindeydim o günlerde.

Sonra biri çıktı, “Burası yıkılamaz” dedi bizlere… “Onu yeniden yerinde yapmak mümkün”… Sadece lafla da kalmadı ha o kişi. Seçim öncesinde tam 5 tane proje hazırlattı ve halkın beğenisine sundu.

Kendi adıma o gün yanlıştan vazgeçtim ben. “Demek ki olabiliyormuş. E, o zaman olsun madem” dedik…

Nereden bilelim ki o kişi gözlerimizin içine baka baka aldatmış bizleri. Yalan vaatlerde bulunmuş. Makama geldiğinde, bir gün önce söylediklerini unutmuş, “mutlaka taşımalıyız” diye tutturmuş.

Kandırılmışız…

İş işten geçince anladık kandırıldığımızı. Yeni evin temeli atılırken çıkan birkaç cılız sesin arasında kaynadı gitti feryadımız. Duyan olmadı bizi. Öyle ya.. Emir büyük yerdendi, ses çıkarmak olmazdı. Çıkan sesler de derhal sindirilip bastırılmalıydı. Bu ev ya taşınacak ya da taşınacaktı. Başka seçenek yoktu…

O pırıltılı yeni ev bitmeden bizi senden kopardılar. Yarım yamalak bir inşaata bizi mahkum edip, senden ayırdılar. Üstelik sana bir veda etme imkanı bile vermediler bize. Çok gördüler. Yine ses çıkaramadık. Hatta bazılarımız, koşa koşa yeni eve gitti.

Bugünlerde seni yok etmekten bahsediyorlar. Nefesimiz daralıyor, yutkunup kalıyoruz. Yine bir şey söyleyemiyoruz. İsyan edemiyoruz. Bu defa bizi engellemiyorlar. Biz yüzümüz olmadığından mıdır, yoksa kanıksamış olmaktan mıdır bilmem, ses çıkaramıyoruz.

Affet bizi Bursa Atatürk Stadı…

Bizler, sana olması gerektiği gibi sahip çıkamadık. Bu vebal, ömür boyu omuzlarımızda kalacak…

Ve bu sahip çıkamayışımızı anlatacak Altıparmak, dinleyecek Muradiye…

Nesilden nesile… Yüzümüze tokat gibi çarparcasına…

Ne olur sen affet bizi. Biz kendimizi asla affedemeyecek olsak da…